Spyke
bover·Astare şa byAstare şa

Nikos Kapetanidis, Epochi ve Amasya İstiklâl Mahkemesi’nin 28 Eylül 1921 tarihli kararı

Tamer Çilingir

Nikos Kapetanidis, İstikbal gazetesi ve Pontusçuların Âkıbeti başlıklı kapak görseli Trabzon’da yayımlanan İstikbal gazetesinin 10 Ekim 1921 tarihli 425. sayısında, “Trabzon Vilayetinden” ibaresini taşıyan “Pontusçuların Âkıbeti” başlıklı uzun bir bildiri yayımlandı

Nikos Kapetanidis, Epochi ve Amasya İstiklâl Mahkemesi’nin 28 Eylül 1921 tarihli kararıhttps://pontosgercek.com/istikbal-gazetesinde-10-ekim-1921-pontoscularin-akibeti/Open linkView original on lemmy.world
1
bover·Astare şa byAstare şa

Türk Dışişleri Ne Demek İstiyor?

Tamer Çilingir

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, 9 Eylül 2026’da yaptığı açıklamada Yunan ordusunu 1919–1922 yılları arasında Anadolu’daki sivil halka karşı “sistematik ve önceden planlanmış katliamlar” gerçekleştirmek, “yakıp yıkma” yöntemleri uygulamak ve Batı Anadolu’da geniş çaplı tahribata yol açmakla suçladı. Bu kelimeler önemlidir. Çünkü Türkiye, yüz yılı aşkın süredir Pontos Rumlarına ve Anadolu’nun diğer Hristiyan halklarına yönelik devlet politikaları söz konusu olduğunda tam da bu kavramlardan kaçıyor. “Sistematik” demiyor. “Planlı” demiyor. “Devlet politikası” demiyor. “Nüfusun tasfiyesi” demiyor. “Soykırım” hiç demiyor. Ama fail Yunan ordusu olduğunda aynı kavramlar bir anda kullanılabilir hale geliyor. İşte asıl mesele burada başlıyor.

“Sistematik ve planlı” diyorsanız… Türk Dışişleri, Yunan ordusunun 1919–1922 arasındaki eylemlerini birbirinden kopuk olaylar olarak anlatmıyor. Tam tersine, farklı yerlerde ve farklı tarihlerde meydana gelen şiddet olaylarını tek bir tarihsel çerçeve içinde değerlendiriyor ve bunları “sistematik” ve “önceden planlanmış” olarak tanımlıyor. Bu, aslında bir tarihsel yöntemdir. Bir şiddet politikasının sistematik olup olmadığını anlamak için olayların birbiriyle bağlantısına bakarsınız. Kararların nereden çıktığını araştırırsınız. Kimlerin hedef alındığını incelersiniz. Aynı uygulamanın farklı bölgelerde tekrar edip etmediğine bakarsınız. Nüfus hareketlerini, sürgünleri, öldürmeleri, mallara el koymayı ve yerleşim düzenindeki değişiklikleri birlikte değerlendirirsiniz. Türk Dışişleri Yunan ordusuna bakarken tam olarak bunu yapıyor. Peki aynı yöntem neden Pontos’a uygulanmıyor?

Pontos’a aynı soruları soralım 1914’ten başlayalım. Pontos Rumlarının köylerinden çıkarılmasına bakalım. Amele taburlarına alınan erkeklere bakalım. Karadeniz kıyılarındaki sürgünlere bakalım. 1916–1917 yıllarında uygulanan tehcirlere bakalım. 1919’dan sonra sürdürülen sevk ve sürgünlere bakalım. Amasya İstiklal Mahkemesi yargılamalarına bakalım. Kadınların, çocukların ve yaşlıların iç bölgelere doğru sevk edildiği kafilelere bakalım. Rum köylerinin boşaltılmasına, mallarına ve evlerine ne olduğuna bakalım. Sonra aynı soruyu soralım: Bunlar birbirinden bağımsız olaylar mıydı? Yoksa aynı nüfusu hedef alan, farklı tarihlerde ve farklı devlet kurumları eliyle sürdürülen bir politikanın parçaları mıydı? İşte “sistematik” kelimesinin anlamı burada ortaya çıkar.

Tarih gerçekten 1919’da mı başladı? Türk Dışişleri açıklamasında tarih 1919’da başlıyor. Bu başlangıç tarihi son derece kullanışlıdır. Çünkü 1919’dan başlarsanız ilk büyük görüntü Yunan ordusunun İzmir’e çıkışıdır. Böylece tarihsel anlatının başlangıcına Yunan ordusunu yerleştirirsiniz. Peki 1914? Batı Anadolu Rumlarının zorla göç ettirilmesi? Pontos kıyılarındaki sürgünler? Birinci Dünya Savaşı boyunca Hristiyan erkeklerin çalışma taburlarına alınması? 1915’te Ermenilere, Süryanilere yönelik tehcir ve kitlesel imha? 1916’dan itibaren Pontos Rumlarına uygulanan sürgünler? Bütün bunlar 1919’dan önce gerçekleşti. Dolayısıyla tarihi 1919’da başlatmak yalnızca kronolojik bir tercih değildir. Faili ve mağduru belirleyen politik bir tercihtir.

Aynı sözlük neden yalnızca bir taraf için var? Türkiye’nin 19 Mayıs 2026’da Pontos Rumlarının Soykırımı anmaları üzerine yaptığı açıklama da bu çelişkiyi açık biçimde gösteriyordu. Ankara, Pontos soykırımı iddialarını “hukuki temelden yoksun” ve “tarihin çarpıtılması” olarak nitelendirirken, aynı açıklamada Yunan ordusunun “savaş suçları ve vahşetlerinden” söz etti. Dört ay sonra ise dil daha da ileri taşındı: “Sistematik ve önceden planlanmış katliamlar.” Yani Türk devleti aslında şu yöntemi kabul ediyor: Bir sivil nüfusa karşı farklı yerlerde işlenen şiddet eylemleri birbirleriyle ilişkilendirilebilir. Bu eylemlerin planlı olup olmadığı araştırılabilir. Bunların bir bütün oluşturup oluşturmadığı sorulabilir. Fakat aynı yöntem Pontos Rumlarına uygulandığında Ankara birdenbire bunun “tarih çarpıtması” olduğunu söylüyor. Yöntem kabul ediliyor; ama yalnızca fail başkası olduğunda.

Savaş suçu ile soykırım aynı şey değildir Bir ordunun savaş sırasında sivillere karşı işlediği suçlar, savaş suçları kapsamında incelenebilir. Soykırım ise başka bir sorudur. Soykırım tartışmasında yalnız tek tek öldürme olaylarına değil; belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun tamamen ya da kısmen ortadan kaldırılmasına yönelik niyet ve uygulamalar bütününe bakılır. Pontos meselesi de bu nedenle yalnız “kaç kişi öldürüldü?” sorusundan ibaret değildir. Asıl sorular şunlardır: Bir halk neden tarihsel yurdundan kitlesel biçimde çıkarıldı? Neden aynı nüfus farklı bölgelerde benzer uygulamalara maruz kaldı? Erkeklerin çalışma taburlarına alınması, kadın ve çocukların sürgün edilmesi, köylerin boşaltılması, seçkinlerin yargılanması ve nüfusun geri dönmesini imkânsızlaştıran uygulamalar birbirinden bağımsız mıydı? Yoksa hepsi aynı sonuca mı hizmet etti? 1923’e gelindiğinde Pontos’un tarihsel Rum nüfusu neden artık kendi ülkesinde değildi? Soykırım araştırması işte bu soruları sorar.

Bir savaş suçunu gösterip bir soykırımı ortadan kaldıramazsınız Türk resmî anlatısındaki temel mekanizma uzun zamandır aynı. Pontos Soykırımı gündeme geldiğinde karşılık olarak Yunan ordusunun Anadolu’da işlediği suçlar anlatılıyor. Fakat bunlar birbirinin alternatifi değildir. Yunan ordusunun işlemiş olduğu savaş suçlarına ilişkin belgeler, Pontos Rumlarının başına gelenleri tarih dışına çıkarmaz. Bir suçun kanıtı, başka bir suçun yokluğunun kanıtı değildir. Daha da önemlisi, soykırım suçunun hukuki ve tarihsel niteliği “karşı taraf da suç işledi” denilerek ortadan kaldırılamaz. Soykırım bir misilleme hesabı değildir. Bir halkın başına gelenlerin, başka bir ordunun başka bir yerde yaptığı suçlarla mahsuplaştırılması mümkün değildir.

1922’ye baktığınızda ne görüyorsunuz? Türkiye için 1922 zafer yılıdır. Pontos Rumları için ise aynı yıl, yüzyıllardır yaşadıkları coğrafyadaki tarihsel varlıklarının sona erişinin son aşamalarından biridir. Bu iki hafıza aynı tarihe bakar ama aynı şeyi görmez. Türk resmî anlatısı askeri sonucu görür. Biz ise şu soruyu da soruyoruz: Savaş bittiğinde o coğrafyanın Hristiyan halkları neredeydi? Bu soru yalnız Pontos için değil, Küçük Asya Rumları ve Ermeniler için de geçerlidir. Bir bölgenin askeri olarak kimin kontrolünde kaldığını anlatmak başka şeydir. O bölgede yüzyıllardır yaşayan insanların neden artık orada olmadığını açıklamak başka şey. Tarihçilik ikinci sorudan kaçamaz.

Türk Dışişleri aslında istemeden doğru yöntemi tarif ediyor 9 Eylül açıklamasının belki de en çarpıcı tarafı budur. Türk Dışişleri bize istemeden şunu söylüyor: Sivillere yönelik şiddeti anlamak için olayları tek tek ele almak yetmez. Bunların birbirleriyle bağlantısına bakmak gerekir. “Sistematik” olup olmadığı sorulmalıdır. “Planlı” olup olmadığı sorulmalıdır. Yakma, öldürme, sürgün ve yıkım birlikte değerlendirilmelidir. Doğru. Biz de tam olarak bunu söylüyoruz. O halde aynı yöntemi Pontos’a uygulayalım. 1914’ten 1923’e kadar bütün kararları önümüze koyalım. Osmanlı arşivlerini açalım. TBMM tutanaklarını açalım. İstiklal Mahkemesi kararlarını açalım. Sevk ve tehcir emirlerini açalım. Nüfus kayıtlarını karşılaştıralım. Konsolosluk raporlarını inceleyelim. Misyoner kayıtlarını, Patrikhane belgelerini, yabancı diplomatik yazışmaları ve tanıklıkları birlikte okuyalım. Sonra şu soruyu soralım: Pontos Rumlarının tarihsel yurtlarından ortadan kaldırılması nasıl gerçekleşti?

Türk Dışişleri ne demek istiyor? Eğer Dışişleri Bakanlığı gerçekten “sistematik ve planlı şiddet” kavramlarını tarihsel bir ölçüt olarak kabul ediyorsa, bu ölçüt seçici uygulanamaz. Yalnızca Yunan ordusuna yöneltildiğinde geçerli olup Osmanlı ve Ankara hükümetlerinin uygulamalarına gelindiğinde geçersiz hale gelemez. Arşiv aynı yöntemle okunmalıdır. Mağdurun kimliği yöntemi değiştirmemelidir. Failin milliyeti kavramları değiştirmemelidir. Ve hepsinden önemlisi: Savaş suçlarını öne sürerek soykırım suçunu görünmez kılamazsınız. Pontos Rumlarının başına gelenler, Yunan ordusunun Anadolu’daki eylemlerinin dipnotu değildir. Kendi kronolojisi, kendi belgeleri, kendi failleri, kendi mağdurları ve kendi tarihsel sonucu olan büyük bir tarihsel suçtur. Bu nedenle Türk Dışişleri’ne sorulması gereken soru basittir: Yunan ordusuna bakarken kullandığınız “sistematik” ve “planlı” ölçütlerini, neden Pontos’a bakarken kullanmıyorsunuz? Belki de yüz yıldır cevabı verilmeyen asıl soru budur.

Türk Dışişleri Ne Demek İstiyor?https://pontosgercek.com/turk-disisleri-ne-demek-istiyor/Open linkView original on lemmy.world
1
bover·Astare şa byAstare şa

İzmir’in ”Kurtuluş”una Alternatif Bir Bakış: Linç, Göç, Yangın

Tolga Güney

İzmir’de günlerdir 9 Eylül için çeşitli kutlamalar yapıldı, yapılıyor. Konserler, jet gösterileri, fener alayları ve daha birçok etkinlik… “Yunanı denize döktük” söylemleri eşliğinde kurtuluş hikâyeleri anlatılıyor.

Fakat bazı şeyler pek konuşulmuyor.

Yunanistan ordusunun geri çekilişiyle birlikte Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalan, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarını, evlerini, bahçelerini ve hikâyelerini geride bırakan insanlar… Linç edilenler, öldürülenler, kaybolanlar ve birkaç gün sonra alevler içinde kalan bir şehir…

9 Eylül 1922, Türk ordusunun İzmir’e girdiği gündü. Bundan dört gün sonra, 13 Eylül’de, kentin tarihindeki en büyük felaketlerden biri başladı: Büyük İzmir Yangını. Yangın Ermeni mahallesi çevresinde başladı, Rum ve Avrupa mahallelerine yayıldı; günler boyunca devam ederek kentin büyük bir bölümünü yok etti.

Yangının sorumluluğu bugün bile tarih yazımındaki tartışmalı konulardan biridir. Dönemin Amerikan tanıklıkları ve bazı araştırmalar Türk askerlerini sorumlu tutarken, bazı Fransız diplomatik belgelerini kullanan çalışmalar yangının sorumluluğunu Ermeni gruplara yüklemektedir. Bu yazının konusu yangının failine ilişkin bu uzun tartışmayı sonuçlandırmak değil; 1922 Eylülünde İzmir’de yaşanan ve kentin Rum ve Ermeni varlığını geri dönüşü olmayan biçimde değiştiren tarihsel kırılmaya bakmaktır.

Ancak yangından önce başka bir olay yaşandı.

İzmir Rum Ortodoks Metropoliti Hrisostomos Kalafatis, Türk ordusunun kente girişinden hemen sonraki günlerde öldürüldü.

Uluslaşma ve Anadolu’nun Hristiyanları Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde hızlanan uluslaşma ve homojenleştirme süreci, özellikle İttihat ve Terakki döneminden itibaren Anadolu’nun demografik yapısını köklü biçimde değiştirdi.

Birinci Dünya Savaşı, tehcirler, sürgünler, katliamlar ve ardından 1919–1922 Anadolu savaşları bu dönüşümün en şiddetli dönemlerinden birini oluşturdu.

30 Ağustos’taki Büyük Taarruz’un ardından Türk ordusu batıya doğru ilerlerken Yunanistan ordusu geri çekiliyordu. Ordunun geri çekilmesiyle birlikte Anadolu’nun Rum nüfusunun önemli bir bölümü de batıya, özellikle İzmir ve kıyılara yöneldi.

Böylece İzmir, yalnızca geri çekilen bir ordunun değil, önündeki askerî ve siyasî değişimin kendileri için ne getireceğinden korkan büyük bir sivil nüfusun da toplandığı bir şehir hâline geldi.

Savaş sona erdi. Cumhuriyet kuruldu. Ardından 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesi geldi.

Sonuçta Anadolu’nun yüzyıllardır var olan Rum nüfus yapısı birkaç yıl içerisinde geri dönüşü olmayacak biçimde değişti.

Hrisostomos Kalafatis Bu kırılmanın en sembolik isimlerinden biri İzmir Metropoliti Hrisostomos Kalafatis’ti.

1867’de Bithynia’daki Triglia’da doğan Kalafatis, Heybeliada Ruhban Okulu’nda eğitim gördü. 1902’de Drama Metropoliti, 1910’da ise İzmir Metropoliti oldu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında Anadolu Rumlarının yaşadığı baskı ve sürgünleri uluslararası kamuoyuna duyurmaya çalışan din adamlarından biriydi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Batı Anadolu’daki Rumların durumuna ilişkin raporlar hazırladı; faaliyetleri Osmanlı makamlarıyla ciddi çatışmalara yol açtı.

1919’da yeniden İzmir’e döndü.

Yunanistan ordusunun yenilgisinin ardından ise kentten ayrılmadı.

Çeşitli kaynaklara göre yabancı diplomatlar kendisine şehirden çıkabilmesi için yardım önerdi. Hrisostomos bunu reddetti ve cemaatinin yanında kalmayı tercih etti. George Horton da kendisine Fransız Konsolosluğuna sığınma ve Fransız deniz piyadelerinin korumasında ayrılma imkânı önerildiğini, ancak Hrisostomos’un cemaatini terk etmeyeceğini söylediğini aktarır.

CEMAATİNİ TERK ETMEDİ Türk ordusunun İzmir’e girmesinin ardından Hrisostomos, Nureddin Paşa’nın huzuruna götürüldü.

Bundan sonra yaşananların ayrıntıları kaynaklara göre değişmektedir. Ancak kaynakların ortaklaştığı temel nokta açıktır:

Hrisostomos binadan çıktıktan sonra bir kalabalığın eline geçti ve linç edilerek öldürüldü.

George Horton, Hrisostomos’un ölümünü anlatırken kendisinin linç anını doğrudan görmediğini belirtir. Dolayısıyla sonraki yıllarda tekrar edilen son derece ayrıntılı işkence anlatılarının her birini aynı kesinlikle doğrulanmış tarihsel olgu olarak kabul etmek doğru değildir.

Buna karşılık, Nureddin Paşa’nın Hrisostomos’u kalabalığın eline bıraktığı yönündeki anlatı yalnızca daha sonraki popüler metinlerde görülmez. Olayı ele alan akademik çalışmalarda ve döneme ilişkin tanıklıklarda da bu bağlantı yer almaktadır.

Hrisostomos’un öldürülmesi böylece 1922 İzmir’inin en sembolik linçlerinden biri olarak tarihe geçti.

Doğu Ortodoks Kilisesi daha sonra onu Küçük Asya’da öldürülen diğer din adamlarıyla birlikte aziz ve şehitler arasında kabul etti.

TARİH YANDI Hrisostomos’un öldürülmesinden birkaç gün sonra İzmir yanmaya başladı.

13 Eylül 1922’de başlayan yangın, Ermeni mahallesinden Rum ve Avrupa mahallelerine yayıldı ve günlerce devam etti.

Yangının boyutları konusunda kaynakların verdiği rakamlar farklıdır. Bu nedenle “25 bin bina” ya da “şehrin tam üçte ikisi” gibi tek bir rakamı tartışmasız gerçek olarak kullanmak yerine, eldeki verilerin gösterdiği ölçeği anlatmak daha doğru.

Yakın tarihli akademik bir çalışma, yangının Kordon boyunca yaklaşık 3,2 kilometrelik bir alana yayıldığını ve kentin içine doğru yaklaşık beş kilometreye kadar ilerlediğini; yaklaşık 5 bin yapının yok olduğunu ve 10 binden fazla konutun terk edildiğini belirtiyor.

Evler yandı. Dükkânlar yandı. Kiliseler, okullar, oteller, depolar, konsolosluklar ve şehrin ticaret hayatının önemli bir bölümü yok oldu.

Fakat yalnızca binalar yanmadı.

Bir şehrin hafızası da yandı.

Yangından önce İzmir, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, Müslümanların ve Levantenlerin birlikte oluşturduğu Doğu Akdeniz’in en kozmopolit liman kentlerinden biriydi. Yangın ve ardından gerçekleşen zorunlu nüfus hareketleri bu toplumsal yapıyı geri dönülmez biçimde değiştirdi.

İzmir’e yeniden bir Rum Ortodoks metropoliti atanması için ise neredeyse bir yüzyıl geçmesi gerekecekti.

LİNÇ BİTMEDİ Bu topraklarda linç kültürü Hrisostomos Kalafatis ile başlamadı ve onunla da bitmedi.

6–7 Eylül 1955’te İstanbul’da Rumlara, Ermenilere ve Yahudilere yönelik saldırılar yaşandı. Daha sonraki yıllarda Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi’de farklı tarihsel ve siyasal bağlamlarda kitlesel şiddet yeniden karşımıza çıktı.

Bunların her birinin failleri, koşulları ve hedefleri aynı değildi. Ancak ortak bir soru hâlâ önümüzde duruyor:

Bir toplum, geçmişindeki kitlesel şiddetle yüzleşmeden onun tekrarını gerçekten önleyebilir mi?

Bugün 9 Eylül’ü kutlayanların sevinci, 1922’de Türk ordusunun kazandığı askerî zaferin tarihsel gerçekliğinin bir parçasıdır.

Ama tarih yalnızca kazananların yaşadıklarından oluşmaz.

Aynı gün, aynı şehir, başka insanlar için evlerini kaybetmenin, korkunun, göçün ve bir daha geri dönemeyecekleri bir dünyaya veda etmenin başlangıcıydı.

Bunlardan birini anlatmak diğerini tarihten silmeyi gerektirmez.

9 Eylül’e başka bir yerden bakmak, “kurtuluş” kelimesini yasaklamak da değildir.

O kurtuluş anlatısının dışında bırakılmış insanların da tarihini anlatmaktır.

Kaynakça Horton, George. The Blight of Asia: An Account of the Systematic Extermination of Christian Populations by Mohammedans and of the Culpability of Certain Great Powers. Indianapolis: Bobbs-Merrill Company, 1926.

United States Department of State. Papers Relating to the Foreign Relations of the United States, 1922, Vol. II. Washington: Government Printing Office, 1922-1923.

Eser, Ümit. “Dante in Smyrna: Imagery of Destruction and Forced Migration from Turkey’s Aegean Littoral in the Early Republican Period.” Byzantine and Modern Greek Studies, Vol. 50, No. 1 (2026), pp. 89-106. DOI: 10.1017/byz.2025.7.

Kırlı, Biray Kolluoğlu. “Forgetting the Smyrna Fire.” History Workshop Journal, No. 60 (Autumn 2005), pp. 25-44. Oxford University Press.

Gökdemir, Oktay. “Fransız Kaynaklarının Işığında 1922 İzmir Yangını.” Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt 6, Sayı 15 (2007).

Göktürk, Turgay Bülent. “Amerikan Basınında İzmir Yangını ve Yangın Sonrası Durum (Eylül-Aralık 1922).” Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi (2012).

Şener, Cemal. Topal Osman Olayı. Ankara, 1968; yeniden basım, İstanbul, 1992, s. 124.

Schulz Goldstein, Esther. Güneş Gökte Donakaldı, Cilt 1, müsvedde, s. 9. Not: Tam bibliyografik künye ve aktarılan tanıklığın ilk kaynağı ayrıca doğrulanmalıdır.

Asia Minor and Pontos Hellenic Research Center. Hrisostomos of Smyrna’nın yaşamı ve öldürülmesine ilişkin derleme çalışma; George Horton ve diğer çağdaş tanıklıkların karşılaştırmalı kullanımı.

Editoryal not: Yangının faili, Hrisostomos’un öldürülmesinin ayrıntıları ve bazı sayısal veriler konusunda kaynaklar arasında farklılıklar bulunduğu için metinde kesinlik dereceleri bilinçli olarak ayrıştırılmıştır.

İzmir’in ”Kurtuluş”una Alternatif Bir Bakış: Linç, Göç, Yangınhttps://pontosgercek.com/kurtulusa-alternatif-bir-bakis-linc-goc-yangin/Open linkView original on lemmy.world
1
bover·Astare şa byAstare şa

İki Bin Yıl Sonra Samsun’un — Amisos’un — İnsanları Konuşuyor

Dokuz aylık bir çocuk, bir gladyatör, kadınlar, hekimler, şairler ve dünyanın dört bir yanına dağılmış Amisoslular

TAMER ÇİLİNGİR

Bugünkü Samsun’un antik çağdaki adı Amisos’tu. Bu yazıda “Amisoslu” dediğimiz kişiler, antik kentin yurttaşları, orada yaşayanlar ya da başka kentlerde kendilerini Amisos kökenli olarak kaydettiren insanlar. Taşlarda gördüğümüz Ἀμισηνός ve Ἀμισηνή sözcüklerini bugünkü Türkçe okur için en yalın biçimiyle “Amisoslu, yani Samsunlu” diye okuyabiliriz.

Antik adları bugünkü haritada nereye koyacağız? Amisos → Samsun

Tion / Tios → Filyos, Çaycuma / Zonguldak

Miletos → Balat–Didim çevresi / Aydın

Amastris → Amasra / Bartın

Smyrna → İzmir

Kos → Kos (İstanköy) Adası / Yunanistan

Delos → Mikonos yakınındaki Delos Adası / Yunanistan

Rodos → Rodos Adası / Yunanistan

Serifos → Batı Kikladlar’daki Serifos Adası / Yunanistan

Rheneia → Delos’un hemen batısındaki Rineia Adası

Oropos → Atina’nın kuzeyindeki Oropos / Attika

Knossos → Kandiye (Heraklion) yakınları / Girit

Olbia → Parutyne yakınları, Mykolaiv bölgesi / Ukrayna

Pantikapaion → bugünkü Kerç / Kırım

Tarih bize Amisos’u anlattı. Peki Amisosluları? Amisos’un tarihini okumaya başladığınızda karşınıza önce insanlar çıkmaz. Krallar çıkar. Ordular çıkar. Savaşlar, kuşatmalar, yangınlar, zaferler ve yenilgiler çıkar. Mithridatesler, Roma, Lucullus, Pompeius ve Pontos Krallığı ile Roma arasındaki uzun savaşlar anlatılır.

Plutarkhos’un Lucullus biyografisinde anlattığı kuşatma bunun en dramatik örneklerinden biri. Mithridates’in komutanı Kallimachos, savunma ve kuşatma makinelerindeki ustalığıyla Romalıları uzun süre uğraştırır. Kentin düşüşü yaklaşınca Amisos’u ateşe vererek ayrılır. Roma birlikleri içeri girer; yangın, yağma ve yıkım birbirine karışır.1

Bir tarih kitabı için unutulmayacak bir sahne: surlar, kuşatma makineleri, Roma askerleri, Mithridates’in komutanı ve alevler içindeki Amisos — bugünkü Samsun’un antik kenti.

Ama bütün bunları okurken başka bir soru ortaya çıkıyor: Kent yanarken içeride kimler vardı? Kallimachos’un, Lucullus’un ve Mithridates’in adlarını biliyoruz. Peki çocuğunu kucağına alan kadının adı neydi? Limanda çalışan adam kimdi? Kim evini kaybetti? Kim sevdiği insanı gömdü? Kim savaştan sonra geri döndü, kim Amisos’tan ayrılıp Atina’ya, Rodos’a, Miletos’a ya da Karadeniz’in kuzeyine gitti?

Tarih uzun süre daha çok iktidarın hafızasını tuttu. Oysa aynı kentte insanlar doğuyor, evleniyor, çocuk sahibi oluyor, çalışıyor, hastalanıyor, hekimlik ve öğretmenlik yapıyor, köle ya da bağımlı statüde yaşayabiliyor, gladyatör olarak arenaya çıkıyor, başka kentlere göç ediyor ve ölüyordu.

Taşların sakladığı başka bir Samsun Bu insanların bir bölümünü epigrafi sayesinde bulabiliyoruz. Epigrafi, taş, metal ve benzeri dayanıklı yüzeyler üzerine yazılmış eski yazıtların incelenmesine verilen ad. Bir mezarın üzerine dikilen taş levhaya stel, mezar üzerindeki kısa yazıya da epitaf deniyor.

Yazıtlarda kişinin hangi kentten geldiğini belirten sözcük için etnikon terimi kullanılıyor. Bir erkekte Ἀμισηνός (Amisenos), bir kadında Ἀμισηνή (Amisene) yazıyorsa, taş o kişinin Amisos bağlantısını bize doğrudan veriyor.

XX. yüzyıl başında araştırmacılar Samsun ve çevresindeki bu taşların bir bölümünü kopyaladı, çizdi ve fotoğrafladı. Studia Pontica III gibi yayınlar, bugün kaybolmuş ya da yeri bilinmeyen bazı anıtları bile görmemizi sağlıyor. Aramayı Samsun’un dışına taşıdığımızda aynı Amisos bağlantısının Atina’da, Rodos’ta, Delos’ta, Kos’ta, Miletos’ta, Amastris’te, Smyrna’da ve Karadeniz’in kuzeyinde yeniden belirdiğini görüyoruz.

Bir noktadan sonra önümde duran şey artık bir yazıt kataloğu değildi. İki bin yıl önce Samsun’dan dünyaya dağılmış insanların adres defteriydi.

Dokuz Ay Yaşadı, İki Bin Yıldır Bizi Bekliyor İlk insan hikâyelerinden biri yalnızca dokuz aylık bir çocuğa ait. Adının okunuşunda hâlâ kesinleştirilmesi gereken yerler var; buna karşılık yaşı ve anne-babasının yazıtta yer aldığı bilgisi korunmuş. Stel üzerinde çocuk oturur durumda tasvir edilmiş: bir elinde top, diğerinde kuş var.

Top ile kuşun onun gerçek oyuncaklarını mı, yoksa Roma dönemi mezar sanatındaki simgeleri mi temsil ettiğini artık bilemeyiz. Ama yaklaşık iki bin yıl önce Samsun’da bir ailenin dokuz aylık çocuğunu kaybettiğini ve onun hatırasını taşa bıraktığını biliyoruz.

Dokuz aylık çocuğun steli. Çocuk oturur durumda; elinde top ve kuş görülüyor. Kaynak: Studia Pontica III (1910), s. 9. Kamu malı tarama. Büyük tarih bu çocuğu kaydetmedi. Taş kaydetti.

Yirmi İki Yaşında Bir Yazı Emekçisi: Eulogos Eulogos öldüğünde yalnızca 22 yaşındaydı. Küçük mermer epitafında mesleği de yazılmış: semeiographos. Sözcük, söylenenleri işaretler ve kısaltmalarla hızlı biçimde yazıya geçiren bir yazı uzmanını anlatıyor. Bugünkü “stenograf” sözcüğü yaklaşık bir karşılık verebilir; ama Eulogos’u elimizde kanıt olmadan “devletin resmî stenografı” diye tanımlamak doğru olmaz.

Louvre kataloğu taşı Amisos/Samsun kökenli, Roma İmparatorluk döneminden bir Eulogos epitafı olarak kaydediyor.2 Kralların kararları ve yöneticilerin kayıtları tarih içinde kalıyor; Eulogos ise bunları yazan görünmez emekçileri hatırlatıyor.

Eulogos’un mezar yazıtı. Musée du Louvre, MND 1459 / Ma 4228. Görsel: Louvre koleksiyon kaydı. Arenadaki Samsunlu: Diodoros MS I. yüzyılda yaşamış Diodoros, bir gladyatör olarak mezar taşında iz bırakmış. Gladyatörler Roma dünyasında arenada dövüşmek üzere eğitilen savaşçılardı. Diodoros’un stelinde iki gladyatör tasvir edilmiş ve yazıt onun rakibi Demetrios ile yaptığı karşılaşmayı anlatıyor.

Metindeki bazı teknik ifadelerin nasıl anlaşılması gerektiği tartışmalı. Bu yüzden arenadaki her hareketi kesin biçimde yeniden kurmak mümkün değil. Yazıtın anlatısından Diodoros’un rakibini yendiği, ardından olayların kendi ölümüyle sonuçlandığı anlaşılıyor.

Diodoros’un gladyatör mezar steli. Kabartmanın altında Grekçe epitaf yer alıyor. Kaynak: Studia Pontica III (1910), s. 12. Kamu malı tarama. Roma dünyasının gladyatör oyunlarını biliyoruz. Diodoros’un taşı, bu oyunların yalnızca gösteri olmadığını, her karşılaşmanın gerisinde gerçek bir insan hayatı bulunduğunu hatırlatıyor.

Samsun’da Hastalık da Vardı, Hekimler de Threptos MS II.–III. yüzyıllarda yaşamış olması muhtemel Threptos da taşların geri getirdiği insanlardan biri. Mezar şiirinin yeniden okunması, onun hastalıkları tedavi eden bir hekim olduğunu oldukça güçlü biçimde düşündürüyor. Stelin kendisi bugün kayıp; elimizde eski yayında korunmuş metni var.3

ΘΡΕΠΤΟΣ · ἰητήρ

Threptos’un mezar taşı bugün kayıp. Bu yüzden burada ona aitmiş gibi hayalî bir portre kullanılmıyor.

MÖ 102/101’de Bir Samsunlu Başhekim: Papias Threptos’tan yaklaşık üç yüz yıl önce, MÖ 102/101’de, Delos’taki Mithridates VI anıtında başka bir Amisoslunun adı kaydedilmişti: Menophilos’un oğlu Papias.

Yazıt Papias’ı yalnızca adıyla anmıyor. Onun Amisoslu olduğunu, Kral Mithridates Eupator’un “ilk dostları” arasında yer aldığını, archiatros yani başhekim unvanını taşıdığını ve ayrıca anakriseis olarak adlandırılan inceleme ya da soruşturma işleriyle ilişkilendirildiğini söylüyor.4

Παπίαν Μηνοφίλου Ἀμισηνόν, τῶν πρώτων φίλων βασιλέως Μιθραδάτου Εὐπάτορος καὶ ἀρχιατρόν, τεταγμένον δὲ καὶ ἐπὶ τῶν ἀνακρίσεων

Bugünkü Türkçeyle: “Menophilos’un oğlu Amisoslu Papias; Kral Mithridates Eupator’un ilk dostlarından, başhekim ve ayrıca inceleme/soruşturma işleriyle görevlendirilmiş kişi.”

Buradaki “ilk dostlar” ifadesi sıradan arkadaşlığı anlatmıyor; Helenistik saray çevresinde hükümdara yakın yüksek statülü kişiler için kullanılan bir unvan. Anakriseis sözcüğünün Papias’ın hangi idarî yetkiyi taşıdığına tam olarak nasıl çevrilmesi gerektiği ise daha ihtiyatlı ele alınmalı.

Ama taşın açıkça söylediği bir şey var: Papias Amisoslu. Başka bir deyişle bugünkü Samsun’dan gelen bir hekim, MÖ 102/101 yılında Mithridates Eupator’un yakın yönetici çevresinde başhekim unvanıyla yer alıyordu.

Delos Adası. Bu görüntü Papias’ın portresi değil; onun adının MÖ 102/101’de kaydedildiği ada dünyasını gösteriyor. Fotoğraf: Radosław Botev / Wikimedia Commons, CC BY 3.0 PL. Samsunlu Kadınların Adları Geri Dönüyor Amisos’un taşları kadınları da adsızlıktan çıkarıyor. Roma İmparatorluk döneminde Mysta, Antipatros’un eşi olarak bir mezar yazıtında yer alıyor. Aurelia Prokla başka bir aile anıtında Pharnakes ve oğlu Isidoros’la birlikte anılıyor.

Mysta’nın yazıtı. Kaynak: Studia Pontica III (1910), s. 16. Kamu malı tarama. Yirmi Yaşında Öldü: Taşa Yazılan Beddua Başka bir mezar taşı ise yalnızca 20 yaşında ölmüş genç bir kadının sesini taşıyor. Adının bir bölümü kayıp. Nasıl öldüğünü kesin olarak bilmiyoruz. Fakat yazıtın dili, ölümünün ardında bir hile ya da haksızlık bulunduğuna ilişkin güçlü bir kuşkuyu yansıtıyor.

Taşta korunmuş en çarpıcı bölüm şu:

εἰ δὲ δόλος με [κτάνεν?], θεῖον φάος ἔκδικον ἔστω.

Bugünkü Türkçeyle: “Eğer beni bir hile öldürdüyse, ilahî ışık öcümü alsın.”

Yazıtı yayımlayan araştırmacılar buradaki “ilahî ışığı” Güneş’in ışığıyla ilişkilendiriyor. Nitekim mezar taşı Helios, yani Güneş tanrısı bağlamında yorumlanmış.10

Anlamı bugünkü Türkçede biraz daha serbest duyurmak istersek cümle şöyle yankılanıyor:

“Eğer beni biri hileyle öldürdüyse, Güneş görsün; ilahî ışığı intikamımı alsın.”

Bu son cümle yazıtın kelimesi kelimesine çevirisi değil; anlamını bugünkü Türkçede duyurmaya çalışan serbest bir aktarım. Tarihsel olarak genç kadının gerçekten öldürüldüğünü kesinleştiremiyoruz. Ama onu gömenlerin ölümünü sıradan bulmadıkları anlaşılıyor.

Yirmi yaşında bir kadın ölmüş. Yakınları onun ölümünü kabullenememiş. Ve adalet bulamadıkları yerde gözlerini gökyüzüne çevirmişler:

“İlahî ışık öcümü alsın.”

Samsunlu kadınların izini başka kentlerde de görüyoruz. Satyros’un kızı Epiktesis, MÖ II.–I. yüzyıllarda Kos’ta — Türkçede İstanköy diye de bilinen adada — Amisoslu kadın olarak kaydedilmiş. Atina’da Asia, Auge, Salamin ve başka kadınların adları aynı köken bağıyla günümüze ulaşmış.

Euterpe: Atina’da Bir Taş Ustasının Hatası Noumenios’un kızı Euterpe için Atina’daki Kerameikos’ta iki küçük sütun biçimli mezar taşı aynı kadına bağlanıyor. Modern epigrafik değerlendirmede ilk taşta adın yanlış kazılmış olabileceği, ikinci taşın ise düzeltilmiş biçim olduğu düşünülüyor.

İki bin yıl sonra yalnız Euterpe’nin adı değil, bir taş ustasının muhtemel hatası da önümüzde duruyor.

Euterpe ile ilişkilendirilen IG II² 8063. Fotoğraf: Furius / Wikimedia Commons, CC0. Bir Baba ve Kızı: Herakleides ile Psycharion MS I. yüzyılda Atina’da Herakleides ile kızı Psycharion‘un izine rastlıyoruz. Onomastik korpuslar baba-kız ilişkisini karşılıklı biçimde kaydediyor ve aileyi Amisos bağlantısı içinde sınıflandırıyor.

Böylece “göç” dediğimiz soyut hareket, bir anda adı ve aile ilişkisi bulunan iki insana dönüşüyor.

Psycharion’un mezar anıtı, SEMA 978. Fotoğraf: Furius / Wikimedia Commons, CC0. “Amisos’un Kadın Yurttaşı”: Kleopatra MS I. yüzyılda yaşamış Meniskos’un kızı Kleopatra için mezar şiirinde kullanılan ifade özellikle dikkat çekiyor:

Ἀμισοῦ πολίτιν

“Amisos’un kadın yurttaşı.”

Şiir Kleopatra’yı erdemi nedeniyle “Bithynialı Penelope”ye benzetiyor. Bunu onun ikinci bir doğum yeri olarak okumak yerine şiirsel bir övgü olarak değerlendirmek daha güvenli.

Taş bugün British Museum koleksiyonuyla ilişkilendiriliyor ve modern katalog özetinde envanter numarası GR 1856.7-10.44 olarak veriliyor. Ancak buluntu yerini kesinleştirmeden Kleopatra’yı doğrudan “Kerç’te yaşamış bir Samsunlu kadın” diye sunmak doğru olmaz. Yazıt Pantikapaion/Bosporos bağlantılı korpus içinde yer alsa da kesin buluntu yeri belirsiz.

Pantikapaion’un, yani bugünkü Kerç’in kalıntıları. Bu görüntü Kleopatra’nın mezar taşı değil; yazıtın yer aldığı Bosporos/Pantikapaion korpusunun coğrafi bağlamını gösteriyor. Fotoğraf: Kurgus / Wikimedia Commons, CC0. Adı Taşa Yazılanlar ve Yazılmayanlar Gaius Iulius Aelianus için hazırlanmış figürlü mezar stelinde bir cenaze ziyafeti sahnesi, masa, köpek, at ve iki küçük hizmetkâr ya da köle figürü görülüyor.

Aelianus’un adı taşa kazınmış. O iki insanın adı ise yok.

Başka bir Amisoslu, Italos, şiirsel epitafında hayatı boyunca “efendileri” karşısında doğrulukla yaşadığını anlatıyor. İlk editörler onun köle olabileceğini düşünmüşlerdi; fakat hukukî statüsünü kesin biçimde belirleyemiyoruz. Bu yüzden onu köle ya da başka bir bağımlı statüde bulunmuş olabilecek biri olarak değerlendirmek daha ihtiyatlı.

Bazı insanların adı, baba adı ve yurttaşlığı taşa kazındı. Bazıları ise başkasının anıtında isimsiz bir figür olarak kaldı.

Lucius Casandros’un aile mezarı yazıtı. Bu taş Aelianus ya da Italos’a ait değil; Amisos çevresindeki aile mezarlarının kimlerin gömülebileceğini yazıyla nasıl düzenlediğini gösteren başka bir örnek. Kaynak: Studia Pontica III (1910), s. 26. Samsun’a Gelenler, Samsun’dan Gidenler Tion’dan Samsun’a: Herakleides Klaros’un oğlu Herakleides Amisoslu değildi. Yazıt onu Tionlu diye tanıtıyor. Tion ya da Tios, bugünkü Zonguldak’ın Çaycuma ilçesindeki Filyos antik kenti.

Herakleides 60 yaşında öldüğünde mezarı Samsun’daydı. Yani insan hareketliliği yalnız Samsun’dan dışarı doğru değildi; başka Karadeniz kentlerinden insanlar da Amisos’a geliyor, burada yaşıyor ve burada ölüyordu.

Filyos, antik Tion/Tios çevresi. Bu, Herakleides’in mezar taşı değil; yazıtta belirtilen memleketini bugünkü coğrafyada gösteriyor. Fotoğraf: Gezgin67 / Wikimedia Commons, CC BY-SA. Atina, Rodos, Kos, Miletos, Amasra, İzmir… Öte yandan Amisosluların izleri çok geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Diodoros ile kızı Dorkas MÖ III.–II. yüzyıllarda Atina/Attika’da; Zenon ve adı verilmeyen eşi MÖ 185’te Rodos’ta; Epiktesis MÖ II.–I. yüzyıllarda Kos’ta; Myron ve ailesi yaklaşık MÖ 200’de Miletos’ta; Caelius MS II. yüzyılda Amastris’te — bugünkü Amasra’da — kayıtlara girmiş.

İzmir’in antik adı Smyrna. Burada muhtemelen MS I. yüzyılda yaşamış Lucius Eioutios Helis adlı başka bir Amisoslu bulunuyor. O da yalnızca 22 yaşında ölmüş. Yazıt onu hukuk alanıyla ilişkilendiriyor ve geometri konusundaki yetkinliğini övüyor.

Samsun’da 22 yaşında ölen Eulogos ile İzmir’de 22 yaşında ölen Helis, aynı yaşta son bulan iki bambaşka hayatı yan yana getiriyor.

Fırtınadan Kurtuldular, Serifos’ta Öldürüldüler MÖ II. yüzyılın ortalarında iki Amisoslu, Pharnakes ile Myron, Samsun’dan çok uzakta Ege Denizi’nde beliriyor.

Şiirsel mezar yazıtının anlattığına göre ikisi denizde Boreas‘ın fırtınasına yakalanmış ve gemi kazasından kurtulmuş. Boreas, eski Grek dünyasında kuzey rüzgârının kişileştirilmiş adı.

Fakat kurtuluşları uzun sürmemiş. Yazıt onların Serifos’ta — bugün Yunanistan’ın Batı Kikladlarındaki Serifos Adası’nda — öldürüldüklerini anlatıyor. Daha sonra Protos adlı biri, Delos’un hemen batısındaki Rheneia, yani bugünkü Rineia Adası’nda onlar için bir kenotaf diktirmiş.5

Kenotaf, bedenin bulunmadığı ya da başka yerde kaldığı durumlarda ölen kişinin anısına yapılan boş mezar veya anıt mezar anlamına geliyor.

Bu dramatik hikâyeyi bağımsız bir tarih anlatısından değil, mezar şiirinin kendisinden öğreniyoruz. Dolayısıyla ayrıntıları “yazıtın anlattığına göre” diye aktarmak gerekiyor.

Yine de geriye çok güçlü bir insan hikâyesi kalıyor:

Fırtınadan kurtulan iki Samsunlu, başka bir adada öldürülmüş ve onları unutmayan biri üçüncü bir adada adlarını taşa yazdırmış.

Bugünkü Serifos Adası. Bu görüntü Pharnakes ile Myron’un mezar taşı değil; yazıtın ölüm yeri olarak verdiği adayı gösteriyor. Fotoğraf: eanastaso / Wikimedia Commons, kamu malı. MÖ III.–II. Yüzyılda Samsun’dan Oropos’a: Noumenios Yaklaşık MÖ 240–180 yılları arasına tarihlenen bir onur yazıtında Dionysios’un oğlu Noumenios, Amisoslu olarak kaydedilmiş. Onu Samsun’da değil, Oropos’ta buluyoruz.

Oropos bugün Yunanistan’da, Atina’nın kuzeyinde Attika bölgesinde yer alıyor. Noumenios’a ilişkin yazıt buradaki ünlü Amphiareion kutsal alanıyla bağlantılı.

Oropos meclisi ve halkı Noumenios’a proxenos statüsü vermiş ve kendisine, hatta soyundan gelenlere mülk edinme, vergi bakımından eşitlik, güvenlik ve dokunulmazlık gibi haklar tanımış.6

Proxenos, bugünkü “konsolos”la aynı şey değil. Başka bir kentin yurttaşlarına yardımcı olan ve kentler arası ilişkilerde güvenilir aracı ya da ev sahibi rolü üstlenen kişiler için kullanılan kamusal bir statü.

Noumenios’un kaydı, Amisosluların yalnızca göç etmediğini; başka kentlerin siyasal ve toplumsal ağlarına da girebildiğini gösteriyor.

Oropos’taki Amphiareion. Bu görüntü Noumenios’un portresi değil; onur yazıtının geldiği kurumsal ve kutsal çevreyi gösteriyor. Fotoğraf: George E. Koronaios / Wikimedia Commons, CC0. Şairler, Matematikçiler ve Öğretmenler Myrinos: MÖ 2. yüzyıl sonunda bir Amisoslu şair Dionysios’un oğlu Myrinos, epik ve lirik şiir yazan bir Amisoslu olarak kaydedilmiş. Öğretmeni Dioskourides onu Knossos için hazırlanmış bir övgü metnini sunmak üzere göndermiş. Bu kısa kayıt, Amisos’tan Ege adalarına ve Girit’e uzanan yalnız ticari değil, kültürel bir dolaşımı da görünür kılıyor.

Strabon’un hatırladığı matematikçiler Strabon, Amisos çevresini anlatırken Rathenos’un oğlu Demetrios ile Dionysodoros‘u matematikçi olarak anıyor. Bu iki kişinin kesin yaşam tarihlerini aynı pasajdan çıkaramıyoruz; Strabon ayrıca Dionysodoros’u Miletoslu ünlü geometr Dionysodoros’la karıştırmamamız için özellikle ayırıyor.7

Tyrannion: Strabon’un dinlediği Amisoslu bilgin En çarpıcı isimlerden biri Tyrannion. Strabon onu grammatikos olarak anıyor ve bizzat dinlediğini söylüyor. Sözcük burada bugünkü dar anlamıyla yalnız “gramer öğretmeni”ni değil; dil, edebiyat, şiir ve metinlerle çalışan bir bilgin ve öğretmeni anlatıyor.

Daha geç tarihli Suda geleneği Tyrannion’un Amisoslu olduğunu, eğitimini ve Roma’ya esir olarak götürülüşünü anlatıyor. Bu geç ayrıntıları Strabon’un çağdaş tanıklığıyla aynı kanıt düzeyinde tutmamak gerekiyor. Plutarkhos da Amisos’un düşüşü sırasında Tyrannion’un esir alındığını aktarıyor.8

Strabon’un Geographika‘sının 1321 tarihli bir elyazması. Bu, Tyrannion, Demetrios ya da Dionysodoros’un portresi değil; onları anan metin geleneğini gösteriyor. Biblioteca Marciana, Gr. XI, 6; Wikimedia Commons, kamu malı. Samsun’un Kendi Tarihçisi: Hypsikrates Son olarak Hypsikrates. Macrobii adlı eserde — modern filolojide metin genellikle Pseudo-Lukianos‘a atfediliyor — Hypsikrates “Amisoslu tarihçi/yazar” diye anılıyor ve 92 yıl yaşadığı söyleniyor.9

Eserlerinin büyük bölümü kaybolmuş. Bugün onun bilgisini başka antik yazarların aktardığı parçalar arasından arıyoruz. Bunda tuhaf ve güzel bir ironi var: iki bin yıl sonra Samsun’un tarihini yeniden kurmaya çalışırken, aynı kentin insanlarından birinin iki bin yıl önce tarih yazdığını öğreniyoruz.

Belki onun kitaplarında bugün adlarını aradığımız insanlardan bazıları vardı. Kitapları kayboldu; adı kaldı: Hypsikrates, Amisoslu tarihçi.

Kim, Ne Zaman, Nerede? Kişi Tarih Antik yer Bugünkü karşılığı / not Dokuz aylık çocuk Roma İmparatorluk dönemi; dar tarih belirsiz Amisos Samsun Eulogos Roma İmparatorluk dönemi Amisos Samsun; 22 yaşında Diodoros MS 1. yy Amisos Samsun; gladyatör Threptos MS 2.–3. yy Amisos Samsun; hekim Papias MÖ 102/101 Delos Delos Adası; Amisoslu başhekim, kralın “ilk dostları” arasında Mysta Roma İmparatorluk dönemi Amisos Samsun 20 yaşındaki genç kadın Yaklaşık MS 2.–3. yy Amisos Samsun; ölümüne ilişkin beddua yazıtı Diodoros & Dorkas MÖ 3.–2. yy Attika Atina çevresi; baba–kız Epiktesis MÖ 2.–1. yy Kos İstanköy/Kos Adası Zenon & adı bilinmeyen eşi MÖ 185 Rodos Rodos Adası Pharnakes & Myron MÖ 2. yy ortası Serifos / Rheneia Serifos’ta ölüm; Rineia’da kenotaf Noumenios MÖ ca. 240–180 Oropos Atina’nın kuzeyi; proxenos Myrinos MÖ 2. yy sonu Delos / Knossos Delos ve Girit bağlantısı; şair Lucius Eioutios Helis Muhtemelen MS 1. yy Smyrna İzmir; 22 yaşında Herakleides & Psycharion MS 1. yy Attika Atina çevresi; baba–kız Kleopatra MS 1. yy Pantikapaion/Bosporos bağlantılı korpus Kesin buluntu yeri belirsiz; taş British Museum’la ilişkilendiriliyor Tyrannion MÖ 1. yy Amisos / Roma Samsun kökenli bilgin; daha sonra Roma Hypsikrates Muhtemelen MÖ 1. yy Amisos Samsunlu tarihçi; 92 yıl Bir Kent Yeniden İnsanlarla Doluyor Başlangıçta Samsun’un antik tarihine baktığımızda Mithridates’i, Lucullus’u, Pompeius’u, kuşatmaları, yangınları ve orduları görmüştük. Şimdi aynı kente yeniden baktığımızda başka insanlar görüyoruz: dokuz aylık bir çocuk, 22 yaşında bir yazı emekçisi, bir gladyatör, hekimler, kadınlar, babalar ve kızları, adı bilinenlerle adı hiç yazılmayanlar, fırtınaya yakalanan yolcular, şairler, matematikçiler, öğretmenler ve bir tarihçi.

Elbette bunlar antik Samsun nüfusunun tamamı değil; bugüne ulaşabilmiş taşların ve metinlerin seçtiği küçük bir kesit. Varlıklı insanların anıt yaptırma ihtimali daha yüksekti. Erkekler kamusal yazıtlarda kadınlardan daha görünürdü. Kölelerin, hizmetkârların ve yoksulların büyük bölümü hiçbir zaman taşa yazılmadı. Atina’da çok sayıda Amisoslu kaydı bulunması da Amisosluların çoğunun Atina’ya göç ettiği anlamına gelmiyor; korunma ve araştırma koşulları gördüğümüz tabloyu etkiliyor.

Bu nedenle yaptığımız şey bir nüfus sayımı değil. Bir insan arama çalışması.

Bazen geriye yalnız üç şey kalıyor: bir isim, bir baba adı ve bir kelime — Ἀμισηνός, Amisenos, Amisoslu; yani Samsunlu. Ama bazen üç kelime bile yeter. Çünkü iki bin yıl sonra Samsun’un insanları, birer birer yeniden konuşmaya başlıyor.

Görsel yöntemi: Kişinin kendi yazıtı ya da mezar anıtı korunmuşsa doğrudan o görsel kullanıldı. Böyle bir görüntü bulunmadığında kullanılan yer ve kaynak görsellerinin altyazısında bunun kişiye ait bir portre ya da mezar taşı olmadığı açıkça belirtildi. Hiçbir kişiye hayalî/üretilmiş portre atfedilmedi. Kaynak ve kontrol notları Plutarkhos, Lucullus 19: Amisos kuşatması, Kallimachos ve yangın. Metin. Musée du Louvre, Eulogos epitafı, MND 1459 / Ma 4228: Amisos (Samsun), Roma İmparatorluk dönemi, semiographe. Katalog. Threptos için modern tıp tarihi kataloğu: MS II.–III. yy; Amisos’ta hekim; ayrıca Studia Pontica III no. 7b ve G. E. Bean’ın yeniden okuması. Katalog PDF. Papias, Menophilos oğlu: Delos, Mithridates VI anıtı, ID 1573, MÖ 102/101; Amisoslu archiatros. PHI Greek Inscriptions. Ayrıca: ID 1573 tam metin. Pharnakes ve Myron: EAD XXX 475 = GVI 633; MÖ II. yy ortası; Serifos ve Rheneia. Yazıt metni. Noumenios: I.Oropos 61 = IG VII 270; MÖ ca. 240–180; Amisoslu proxenos. Yazıt metni. Strabon, Geographika 12.3.16: Demetrios, Dionysodoros ve Tyrannion. Grekçe metin. Tyrannion için Strabon’un çağdaş tanıklığı; daha geç biyografik ayrıntılar için Suda, tau 1184; esaret bağlamı için Plutarkhos, Lucullus 19. Pseudo-Lukianos, Macrobii 22: Hypsikrates, “Amisoslu tarihçi/yazar”, 92 yıl. Çeviri ve metin bağlantısı. Yirmi yaşındaki genç kadının beddua epitafı: Studia Pontica III, no. 9, s. 17. PHI metni: St.Pont. III 9. Yazıtın “ilahî ışık” ve Helios bağlamı için eski yayın açıklaması da aynı sayfada yer alır. Amisos/Samsun içi taşlar ve görsellerin ana eski yayını: J. G. C. Anderson, F. Cumont, H. Grégoire, Studia Pontica III: Recueil des inscriptions grecques et latines du Pont et de l’Arménie (1910).

İki Bin Yıl Sonra Samsun’un — Amisos’un — İnsanları Konuşuyorhttps://pontosgercek.com/iki-bin-yil-sonra-samsunun-amisosun-insanlari-konusuyor/Open linkView original on lemmy.world
1
bover·Astare şa byAstare şa

Antonis Remos’a Pontos’tan 10 Yıl Sonra Aynı İtiraz: “Aynı Hatayı İki Kez Yapmak…”

Tamer Çilingir

Yunanistan’ın tanınmış şarkıcılarından Antonis Remos, Selanik’te 12 Eylül’de gerçekleştireceği 30. sanat yılı konserinin hazırlıkları nedeniyle başlayan tartışmanın ardından, Pontos çevrelerinden on yıl öncesine uzanan sert bir eleştiriyle karşı karşıya kaldı.

Selanik’in Nea Paralia sahilinde kurulmakta olan dev sahnenin Büyük İskender heykelini çevrelemesi ve görünürlüğünü etkilemesi tepki yarattı. Selanik Belediyesi, ilk düzenlemenin yeniden gözden geçirilmesini isterken organizasyon şirketi anıtın korunacağını ve özel ışıklandırmayla öne çıkarılacağını açıkladı. Yunanistan Kültür Bakanlığı ise konser alanının kendi yetki alanında bulunmadığını; alanın arkeolojik veya tarihî sit dışında kaldığını bildirdi. [1][2][3]

Tartışmaya Avrupa Vatandaşları Euksinos Kulübü (E.L.E.P.) adına Giota Amanatidou da katıldı. Remos’un gerçek soyadı olan Paschalidis ile kendisine hitap edilen 8 Eylül 2026 tarihli mektubun başlığı dikkat çekiciydi:

“Aynı hatayı iki kez yapmak bilge kişinin işi değildir.”

Mektup yalnızca bugünkü Büyük İskender heykeli tartışmasını ele almıyor. Remos’un bundan tam on yıl önce Türkiye’de verdiği bir röportajı da yeniden hatırlatıyor.

2016’da ne söylemişti? Söz konusu röportaj gerçekten mevcut.

Savaş Özbey’in Antonis Remos’la yaptığı söyleşi, 18 Eylül 2016’da “Antonis Remos: Atatürk ile aynı köydeniz” başlığıyla yayımlandı. Röportajın korunmuş metninde sanatçının gerçek adı da Antonios Paçalidis/Paschalidis olarak belirtiliyor. [4]

Remos, Mustafa Kemal’le aynı bölgeden gelmesinin hatırlatılması üzerine şu ifadeyi kullanıyor:

“Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük liderlerinden birinin hemşerisi olmak insana gurur veriyor.” [4]

Röportajda ailesinin Küçük Asya kökenlerinden de söz ediyor ve Türkiye’ye geldiğinde kendisini yabancı hissetmediğini anlatıyor. Dolayısıyla 2016’da Pontos çevrelerinde tepkiye yol açan söz, sonradan Remos’a atfedilmiş bir ifade değil; yayımlanmış röportajda gerçekten yer alıyor. [4]

2016’daki tepki yeniden yayımlandı Bugünkü açıklamayla birlikte Pontos Helenleri Dünya Konseyi’nin (PA.S.P.E.) 22 Eylül 2016 tarihli basın bildirisi de yeniden kamuoyuna sunuldu.

Stefanos Tanimanidis imzalı açıklamada Remos’un Mustafa Kemal hakkındaki sözleri eleştiriliyor; Pontos, Küçük Asya, Ermeni ve Süryani toplumlarının Jön Türkler ve ardından Kemalistler döneminde yaşadıkları hatırlatılıyordu.

Remos ayrıca kurumun bürolarına davet ediliyor, kendisine konuya ilişkin Yunanca ve yabancı dilde tarih çalışmaları sunulması öneriliyordu.

Açıklamanın en dikkat çekici önerilerinden biri de şuydu: Remos, konuyla ilgili kaynakları okuduktan sonra, başka sanatçıların da katılacağı ve gelirinin Pontos Soykırımı üzerine çalışmaların yayımlanmasına ayrılacağı bir anma konseri düzenleyebilirdi.

On yıl sonra neden yeniden gündemde? Giota Amanatidou’nun 2026 tarihli mektubu, Büyük İskender heykeli çevresindeki bugünkü tartışmayla 2016’daki Mustafa Kemal açıklamasını aynı çizgide değerlendiriyor.

Mektuba göre Remos, 2016’daki açıklamanın ardından merhum Giorgos Pozidis aracılığıyla Pontos çevreleriyle iletişime geçmiş; yayımlanan tepkinin kariyerine ve ekonomik çıkarlarına zarar verebileceğini dile getirmişti.

E.L.E.P.’in bugün yönelttiği soru esasen şu:

Tarihsel semboller, tanıtımın ve ticari bir gösterinin sıradan dekoruna dönüştürülebilir mi?

Remos ve konserin yapımcıları ise Büyük İskender heykeline saygısızlık edildiği iddiasını reddediyor. Yapım şirketi, çalışmaların kente ve anıta saygıyla gerçekleştirildiğini ve heykelin özel tekniklerle öne çıkarılacağını belirtiyor. [2][5]

Remos da 8 Eylül’de Selanik’te yaptığı açıklamada tartışmaların yarattığı bölünme havasından uzaklaşılması gerektiğini söyledi ve mesajının, “bizi ayıran şeyleri değil, birleştiren şeyleri bulmak” olduğunu ifade etti. [6]

Dolayısıyla ortada yalnızca bir konser ve bir sahne düzenlemesi tartışması yok.

Bir tarafta sanat, gösteri, kamusal alan ve ticari organizasyon; diğer tarafta tarihsel hafıza ve toplumların sembollere yüklediği anlam bulunuyor.

Pontos çevrelerinin bugünkü tepkisini farklılaştıran ise 2016’nın hâlâ unutulmamış olması.

Çünkü Antonis Remos’un Mustafa Kemal hakkında kullandığı “dünyanın gelmiş geçmiş en büyük liderlerinden biri” ifadesi bir başkasının yorumu değil, kendi röportajında yer alan sözdür. [4]

On yıl sonra yeniden sorulan soru da belki tam burada düğümleniyor:

Bir toplumun tarihsel hafızasına ait sembollerin sınırı nerede biter, sanatçının özgürlüğü ve gösterinin ihtiyaçları nerede başlar?

Kaynaklar [1] ERT3, Θεσσαλονίκη: Θα επανεξεταστεί το στήσιμο της σκηνής…, 6 Eylül 2026.

[2] eKathimerini, Remos concert stage to be redesigned after criticism over Alexander statue, 7 Eylül 2026.

[3] ERT3, Yunanistan Kültür Bakanlığının konser alanına ilişkin açıklaması, 8 Eylül 2026.

[4] Savaş Özbey, Antonis Remos: Atatürk ile aynı köydeniz, Hürriyet, 18 Eylül 2016; röportajın korunmuş metni.

[5] Galaxias Live Productions açıklaması, 6 Eylül 2026; iefimerida tarafından yayımlandı.

[6] ERT3, Antonis Remos’un 8 Eylül 2026 tarihli basın toplantısı.

Antonis Remos’a Pontos’tan 10 Yıl Sonra Aynı İtiraz: “Aynı Hatayı İki Kez Yapmak…”https://pontosgercek.com/antonis-remosa-pontostan-10-yil-sonra-ayni-itiraz-ayni-hatayi-iki-kez-yapmak/Open linkView original on lemmy.world
1
bover·Astare şa byAstare şa

1922’de Pontos’un Yıkımını Haritaya Döktüler: Kayıp Haritanın Önsözü Ortaya Çıktı

7 Eylül 1922 tarihli üç sayfalık bir elyazması, Pontos’taki yıkımın yerleşim yerleri üzerinden sistematik biçimde haritalandırılmaya çalışıldığını ortaya koyuyor. Haritanın kendisi bugün elimizde değil; ancak nasıl hazırlandığını anlatan önsöz korunmuş durumda.

Tamer Çilingir pontosgercek.com

Selanik Efxinos Leshi Pontos Siyasi Arşivi’nde korunan AE 826 numaralı üç sayfalık elyazması önsöz, Konstantinopolis, 7 Eylül 1922. 7 Eylül 1922.

Konstantinopolis’te Pontoslu çevreler, Pontos’ta yaşanan yıkımı Avrupa’ya anlatabilmek için alışılmış rapor ve telgraflardan farklı bir yöntem üzerinde çalışıyordu:

Bir harita.

Ama sıradan bir coğrafya haritası değil.

Yakılan yerleşimleri, tahrip edilen evleri, sürülen nüfusu ve nüfus yapısında meydana gelen değişiklikleri görsel olarak gösterecek bir harita.

Bugün bu haritanın kendisi henüz bulunmuş değil. Fakat ona ait üç sayfalık Yunanca elyazması “Önsöz”, Selanik Efxinos Leshi Pontos Siyasi Arşivi’nde korunuyor ve Selanik Aristoteles Üniversitesi tarafından dijitalleştirilmiş durumda. Arşiv numarası: AE 826.

PontosNews’in 7 Eylül 2026’da yayımladığı araştırma, bu belgenin uzun süredir arşivde bulunan fakat yeterince dikkat çekmemiş ayrıntılarını yeniden gündeme taşıdı.

Bir harita neden gerekli görüldü? AE 826’nın temel fikri açık.

Belgeyi hazırlayanlar, Pontos’ta yaşananların İtilaf devletlerine, Milletler Cemiyeti’ne ve uluslararası kuruluşlara raporlar, memorandumlar ve telgraflarla zaten bildirildiğini anlatıyor.

Ancak yaşananların tamamını yalnızca yazılı metinlerle gösterebilmenin son derece güç olduğunu düşünüyorlar.

Bu nedenle harita, yıkımı tek bakışta görünür kılacak bir araç olarak tasarlanıyor.

PontosNews’in aktardığına göre haritanın, Pontos’ta yaşananları araştırması düşünülen bir Müttefiklerarası İnceleme Komisyonu’na sunulması amaçlanıyordu.

AE 826’nın kendi metninde de Küçük Asya’ya ve özellikle Pontos’a bir “διασυμμαχική επιτροπή”, yani Müttefiklerarası Komisyon gönderilmesinden söz ediliyor.

Coğrafya, kanıt haline getirilmeye çalışılıyordu. Haritayı bir mimar hazırladı Belgede haritanın mimar Konstantinos Vasmatzidis tarafından hazırlandığı belirtiliyor.

Haritanın hazırlanmasında iki ana veri kaynağı kullanılmıştı.

Birincisi, dönemin Avrupa haritaları.

İkincisi ve daha önemlisi ise Konstantinopolis’e ulaşmış, Pontos’un farklı bölgelerinden gelen insanların verdiği bilgiler.

AE 826’da haritanın Avrupa haritaları temel alınarak ve Konstantinopolis’te bulunan Pontosluların bilgileriyle hazırlandığı anlatılıyor.

Bu tanıklıklar yalnızca “şu köy yakıldı” demek için kullanılmamış. Mülteciler, mevcut Avrupa haritalarında yer almayan köyleri tarif etmiş, yanlış veya bozulmuş yer adlarını düzeltmiş ve yerleşimlerin akıbeti hakkında bilgi vermişler.

Bugünün diliyle: sözlü tanıklıklar coğrafi veriye dönüştürülüyordu.

Dört renk, dört ayrı kategori PontosNews’in AE 826 ve bağlı arşiv kayıtlarına dayandırdığı aktarımına göre, haritada dört farklı renk kullanılmıştı.

Mavi Rum nüfusun belirgin çoğunlukta olduğu ve savaş sırasında tahrip edildiği belirtilen şehir ve köyler. Kırmızı Mütareke sonrasında Rum sakinlerinin sürülmesi veya öldürülmesinden sonra yakıldığı belirtilen yerleşimler. Yeşil Rumlara ait evlerin sahipleri uzaklaştırıldıktan sonra tamamen veya kısmen tahrip edildiği yerler. Sarı Rum evlerinin yıkılmayıp başka bölgelerden getirilen Müslüman nüfusun yerleştirilmesi için kullanıldığı belirtilen yerleşimler. Son kategori özellikle dikkat çekici.

Çünkü hazırlayanlar yalnızca öldürme, yakma ve maddi tahribatı kaydetmeye çalışmıyorlar.

Nüfus yapısındaki değişimi de ayrı bir kategori olarak haritaya geçirmek istiyorlar.

Kaynak-kritik not: Bu sınıflandırma, 1922’de haritayı hazırlayan Pontoslu çevrelerin tespit ve iddialarını yansıtır. Her yerleşim için bağımsız arşiv ve tanıklık kontrolü ayrıca yapılmalıdır. Hazırlayanlar kendi eksiklerini de kaydetmiş Belgenin kaynak değeri açısından en önemli ayrıntılardan biri de bu.

Haritayı hazırlayanlar, ellerindeki bilgilerin eksiksiz olduğunu iddia etmiyorlar.

Bazı köylerin tam yerlerinin belirlenemediğini, kimi bölgelerle haberleşmenin kesildiğini ve bazı yerleşimlerin başına ne geldiği konusunda kesin bilgi bulunmadığını belirtiyorlar.

Bu nedenle yeterince doğrulanamayan bazı yerleşimler haritaya dahil edilmemiş.

Bu ayrıntı önemlidir.

Çünkü belge kendisini tam ve kusursuz bir sayım olarak sunmuyor. Tam tersine, o tarihte elde edilebilen bilgilerle mümkün olan en kapsamlı tabloyu oluşturmaya çalışan bir çalışma görüntüsü veriyor.

Herbert Adams Gibbons da kaynaklar arasında AE 826’nın ikinci sayfasında Amerikan gazeteci Herbert Adams Gibbons adı geçiyor. Aynı bölümde “Monitor” adına ve Mayıs-Haziran 1922 tarihli yayınlara göndermeler bulunuyor.

PontosNews bunu, Gibbons’ın Trabzon’dan Christian Science Monitor için gönderdiği haberlerle ilişkilendiriyor.

Metinde ayrıca Amerikalı Ethel Thompson adına da gönderme yapılıyor.

Bu durum, haritayı hazırlayanların Pontoslu mültecilerin ifadelerini yabancı tanıklıklarla desteklemeye çalıştıklarını gösteriyor.

Arşiv kaydındaki tarih sorunu Belgenin kataloglamasında önemli bir tarih uyuşmazlığı da bulunuyor.

AUTH’nin dijital arşiv kaydında AE 826, 7 Eylül 1919 tarihli görünüyor.

Fakat belgenin üçüncü sayfasının sonunda açıkça şu tarih yer alıyor:

Konstantinopolis, 7/9/1922 Üstelik metnin ikinci sayfasında Mayıs ve Haziran 1922 tarihli yayınlara göndermeler var. Dolayısıyla belgenin 1919 tarihli olması mümkün değil.

Belgenin kendi üzerindeki tarih: 7 Eylül 1922.

Peki harita nerede? İşte araştırmanın şimdilik cevapsız kalan en önemli sorusu bu.

AE 826, haritanın kendisi değil.

Elimizde olan belge, haritaya ait üç sayfalık Yunanca elyazması önsöz.

Haritanın kendisi AE 826’nın dijital kaydında yer almıyor.

AE 827: Önsözün Fransızca daktilo edilmiş sürümü.

AE 828: 14 Nisan 1922 tarihli daha erken taslak.

Ancak haritanın kendisinin ayrı bir katalog numarasıyla korunup korunmadığı henüz bilinmiyor.

Bu nedenle bugün elimizde bulunan şey, henüz bulunamamış bir haritanın açıklama metni.

Bir harita kaybolmuş olabilir, ama yöntemi elimizde Belki de belgenin en çarpıcı tarafı burada.

1922’de Konstantinopolis’te insanlar, Pontos’tan gelen mültecilerin anlattıklarını dinliyor. Köy adlarını kaydediyorlar. Yanlış yazılmış yer adlarını düzeltiyorlar. Yerleşimlerin yerlerini belirlemeye çalışıyorlar.

Hangisinin yakıldığını, hangisinin boşaltıldığını, hangisinin tahrip edildiğini kayda geçiriyorlar.

Sonra bütün bunları bir haritaya aktarmaya çalışıyorlar.

Bugün o harita henüz elimizde değil.

Ama onun neden hazırlandığını, hangi bilgilerden yararlandığını ve nasıl bir yöntem izlendiğini anlatan üç sayfalık belge elimizde.

Ve bazen tarih araştırmasında, kayıp bir belgenin izini taşıyan üç sayfa bile başlı başına yeni bir kapı açar.

Tamer Çilingir pontosgercek.com Kaynaklar Selanik Efxinos Leshi, Pontos Siyasi Arşivi, AE 826, Konstantinopolis, 7 Eylül 1922.

PontosNews, “Μπλε, κόκκινο, πράσινο, κίτρινο: Ο χάρτης που κατέγραψε την καταστροφή του Πόντου”, 7 Eylül 2026.

1922’de Pontos’un Yıkımını Haritaya Döktüler: Kayıp Haritanın Önsözü Ortaya Çıktıhttps://pontosgercek.com/1922de-pontosun-yikimini-haritaya-doktulerkayip-haritanin-onsozu-ortaya-cikti/Open linkView original on lemmy.world
1